Printer Friendly

From the false who-ness of woman to the true what-ness of woman: a humean solution attempt/ Yanlis kadin kim'liginden dogru kadin neligine: hume'cu bir cozum denemesi.

Abstract

The attempts of rewriting and reinterpreting the history of philosophy from the feminist perspective have become more important in contemporary feminist studies. This attempt basically aims to re-read the history of philosophy, and reinterpret it from the feminist perspective. This paper involves the disclosure of some facts in the history of philosophy in general, and the recourse to these facts in case of need after their reconstruction, which may be useful for improving the feminist theories. In this context, because of his assertions concerning the role of reason David Hume has become a considerable source of inspiration for the contemporary feminists. While Hume tries to constitute a "science of man," he concludes that the principles organizing and motivating the ideas, feelings and actions of human beings are not determined by reason itself. According to him, principles as such may be understood through the sensibility, passion and feelings of human beings. In this paper, besides his ideas on the limits of reason for determining the moral laws, an attempt for developing an epistemology devoid of metaphysical and religious dogmas too will be taken into consideration. For this purpose, like the majority of the current feminist studies, a practice of re-reading or reinterpretation will be preferred, therefore this paper does not cover Hume's epistemological ideas or his assertions concerning morality as a whole. We will thoroughly examine the role of religious facts for determining the false who-ness of woman, and in a Humean manner, will explore the effects of the epistemology devoid of metaphysical and religious dogmas for the true what-ness of woman.

Keywords: David Hume, reason, epistemology, morals, religion.

Oz

Yanlis Kadin Kimliginden Dogru Kadin Neligine: Hume'cu Bir Cozum Denemesi.

Felsefe tarihini feminist bakisla yeniden yazma ya da yorumlama girisimleri, cagdas feminizm arastirmalarinda onemli bir yer edinmeye baslamistir. Bu girisim, temel olarak felsefe tarihinin yeniden ele alinmasini ve feminizm acisindan yorumlanmasini amaclamaktadir. Boyle bir calisma, feminist kuramlarin gelistirilmesinde yararli olabilecek, genel olarak felsefe tarihindeki bazi unsurlarin aciga cikarilmasini ve gerektiginde yeniden yapilandirarak bu unsudara basvurulmasini icermektedir. Bu baglamda David Hume, usun rolune iliskin aciklamalariyla cagdas feministler icin onemli bir esin kaynagi olmustur. Bir "insan bilimi" olusturmaya calisan Hume, insanin dusunce, duygu ve eylemlerini guduleyen, duzenleyen ilkelerin us tarafindan belidenmedigi sonucuna varir. Ona gore bu turden ilkeler, insan duyadiligi, tutkular ve duygularla aciklanabilir. Ancak bu yazida, Hume'un ahlak yasalarinin belirleniminde usun sinirlarina yonelik dusuncelerinin yani sira, metafizik ve dinsel dogmalardan arindirilmis bir bilgi kurami olusturma girisiminin de onemine dikkat cekilecektir. Bu yapilirken de cagdas feminist arastirmalarda goruldugu turden bir yeniden okuma ya da yorumlama yontemi benimsenecektir; dolayisiyla, yazida Hume'un tum bilgi kurami ya da ahlaka iliskin butun saptayimlarina yer vermek gibi yol izlenmeyecektir. Yanlis kadin algisinin olusumunda ve kadinin kimliginin yanlis belirlenmesinde dinsel unsudarin rolune deginilecek, Hume'un da bu konulardaki gorusleri dikkate alinarak, dogru bir kadin neligi icin metafiziksel ve dinsel dogmalardan arindirilmis bir bilgi kuraminin etkileri arastirilacaktir.

Anahtar kelimeler: David Hume, us, bilgi kurami, ahlak, din.

Giris

Kadinin kimliginin belirlenmesinde, kadinin neligini aciklayan bilgi kuramlarinin arastirilmasi, kadinlarin toplumsal ve bireysel duzlemde karsilastiklari olumsuzluklarin giderilmesinde gercekci ve gerekli bir cabanin baslangicina isaret eder. Varolan olumsuzluklarin kaynaklarinin saptanmasi ve alternatif temellerin tasarlanmasinda, politik ve bilimsel bir model gelistirmenin yanisira, bu tur modellere temel olusturacak bir yontem arastirmasi ve bir bilgi kurami olusturulmasi kacinilmazdir. Bu arayisa, yontembilimsel feminizm tartismalarinda siklikla rastliyoruz. Ornegin ussallik bakimindan erkegin ustun oldugunu ongoren ve toplumsal yasamin da buna uygun duzenlenmesinin gerektigini savunan gorus, feminizmin elestirdigi bir yaklasimi temsil eder. Biyolojik belirlenimci (determinist) anlayistan beslenen ve fiziksel ustunlukten ussal ustunlugu tureten benzeri yaklasimlarin elestirisinde feministlerin basvurdugu kaynaklardan biri de David Hume'un usa iliskin saptamalaridir. Hume'a gore, insanin yapip etmelerinin belirleyici unsuru sanildigi gibi kendi basina us degil, kulturel kosullanimli tutkular ve toplumsal etmenlerdir. Dolayisiyla, bu sav, kadin ile erkek arasinda us temelli bir karsilastirmayi da olanaksiz kilmaktadir. Ancak bu yazida, Hume'un feminist bilgi kuramlarina katkisinin usa iliskin saptamalariyla sinirlandirilamayacagi, Hume'un dogmalardan ve metafizik unsurlardan arindirilmis bilgi kurami projesinin dogru bir kadin algisi olusturmada etkili bir cozum sundugu savunulacaktir. Cinsiyet farkliliklarina duyarsiz bir toplumsal duzenin olanakliligini arastirirken, kadini kisitlayan, kimi zaman yoksayan, erkek karsisinda daha az degerde gorulmesine yolacan farkliliklarin nasil ve neden metafizik ve dogmatik unsurlara basvurarak savunuldugu irdelenecektir.

Yanlis Kadin Algisi

Geleneksel kadin algisinin, kadinin biyolojik olarak erkeklerden farkli olusu temelinde olusturuldugunu goruyoruz. Bu turden bir farklilik, toplumsal bir farkliligin oldugu/olmasi gerektigi gorusunu de beraberinde getirmis ve caglar boyunca kadin algisi da yanlis ya da haksiz olarak kurgulanan bu kosutluk iliskisi temelinde olusturulmustur. Kadinlarin, hem Aristotelesci gelenegin temsil ettigi hem de bu gelenegin golgesinde olusturulan toplum kuramlarinda kamusal ve politik kisilikler, yasalar karsisinda bagimsiz bireyler ve kimi zaman insan olarak bile sayilmadiklari, bilinen bir gercekliktir. Bazi toplumlarda bu durumun hala surdugunu, bazen farkli uygulama ve gorunumlerle karsilasilsa bile kadinlara yonelik varolan bu olumsuz alginin, bir kisi olmanin dinsel ya da insani ozu olarak dusunulen ussalligin, niceliksel ve/veya niteliksel olarak kadinlarda bulunmadigi ya da erkeklere kiyasla daha az bulundugu yargisi uzerinde temellendirildigine tanik oluyoruz. Bu turden bir kadin algisi, sanayi devrimine kadar genel olarak benzer bir izlekte surmustur. Kadinlarin etkin bicimde calisma hayatina dahil olmaya baslamalariyla birlikte kadinlara yonelik surdurulen olumsuz algi degisime ugramis, ancak tamamen ortadan kalkmamistir. Kamusal ve ozel alan olarak hayatin bolumlenmesi de kadinin ussal varlik [rational being) olmadigi yonundeki inanisi erkek egemen toplumlarda yikmaya elbette yetememistir. Kadini yeterli derecede ussal bulmayan ve bu gerekceye dayanarak ona bir kader tayin eden anlayisin beslendigi kaynaklari saptamak, dogru bir kadin algisi olusturmada onemli bir adim olacaktir.

Biyolojik belirlenimci anlayis uzerine kurulu geleneksel kadin algisi, erkek ve kadin arasindaki biyolojik farkliliktan turetilen pek cok unsur ile beslenmistir. Ornegin kadinin biyolojik dogasindan kaynaklanan cocuk dogurabilme, emzirme, adet gorme, vb. yetenekleri, usun yetkesi disindaki bir alana karsilik geldigi one surulerek, kadinin kendisinin de bir tur olarak, usun yetke alaninin disinda bir varolusa sahip oldugu vargisinda bulunulmustur. Bu saptamadan yola cikarak, us ile iliski(si) bakimindan erkek karsisinda kadin ikincil bir insan turune donusturulmus, kadin ve erkegin toplumsal konumlari, genel ahlak kurallari ve ilkeleri de bu anlayisla bicimlendirilmistir. Bu bicimdeki bir uslamlamanin sonucu olarak, erkek, dogal olarak usun, kadin ise dogal olarak duygularin baskin oldugu varliklar olarak tanimlanmistir. Kadinin toplumdaki yeri de mahremiyet ya da ozel yasam alani olarak aile ile sinirlandirilmis, aile icinde ise kadinin kocasinin kararlarina bagli olarak yasamasi gerektigi ve bu durumun da dogal bir yasaya dayandigi gorusu benimsenmistir. Cinsiyet ayrimciligi uyarinca kadin ve erkegin sahip olduklari varsayilan ozellikler toplumsal ve ahlaksal bir is bolumunun gerekceleri olarak karsimiza cikmaktadir. Bu turden bir is bolumunun "zorunlulugu", hem kadinlar ile erkeklerin yetenekleri bakimindan farkli olduklari gorusune hem de kamusal alan ile ozel alanin farkli turde yetenekler gerektirdigi dusuncesine dayanir. Buna gore, kadinlar ozel alanda gerekli oldugu ongorulen sezgisel, duygusal ve ayrintici dusunebilme ozelliklerine, erkeklerin ise kamusal alan icin temel sayilan ussal, tarafsiz ve sogukkanli dusunebilme yeteneklerine sahip olduklari varsayilir. Boyle bir dusunusun sonucunda da ahlak, cinsiyet farkliliginin belirledigi bir is bolumuyle parcalanmistir. Yonetim, toplumsal duzeni saglama ve benzeri kamusal kurumlari yonetme isleri erkeklerin egemenligine birakilmis, mahrem kisisel iliskileri korumakla ve yurutmekle ilgili isler ise, kadinlara dayatilmistir (Friedman, 1987: 94). Ahlaka iliskin bu bicimdeki bir uslamlamanin dogal sonucu olarak da adalet ve haklar erkeklere ait olculeri, degerleri ve erdemleri belirlerken, sevecenlik ve heveslilik kadinlara iliskin ahlaksal olculeri, degerleri ve erdemleri belirlemistir. Bununla birlikte ailenin mahremiyet alani ve kisisel ya da ozel alan biciminde tanimlanmasi, kadini adaletin oznesi olma olasiligini da tamamen ortadan kaldirmaktadir. Oysa Rawls'un da belirttigi gibi, ozel yasam adaletten muaf tutulamaz, cunku bu turden bir yaklasim kadinin erkekle esit haklara sahip olmadigi ve cocuklarin ise gelecegin yurttaslari olduklari gerceginin gozardi edilmesi anlamina gelir. Ozel yasami adaletten muaf tutmak, kadinlarin temel haklarinin koruyuculugunun adalet organlari disinda bir araciya devredilebilir oldugunu kabul etmek demektir. Ancak Raws'un da soyledigi gibi, yurttas olarak sahip olunan temel haklar devredilemez, geri alinamaz ve yurttaslarin bu temel haklari, kamusal ya da ozel alan ayrimi yapmaksizin onlar nerede olurlarsa olsunlar korunurlar (Rawls, 1997: 791).

Diger yandan dogal yasa anlayisi, ussal ve fiziksel olarak daha guclu oldugu icin kocanin egemenligini aslinda bastan kabul eder. Ussal ve fiziksel bakimlardan guclu oluslari nedeniyle erkeklerin kadinlardan daha ustun oldugu ve dolayisiyla haklar acisindan esitsizligin de dogal etmenlerden kaynaklandigini savunan bu yaklasim, onemli bir celiskiyi de icinde barindirir. Baska bir deyisle, erkekler ile kadinlar arasindaki esitsizligi gerekcelendirirken basvurulan benzeri bir karsilastirmanin, ussal ve fiziksel olarak zayif erkekler ile guclu erkekler arasinda haklar bakimindan bir esitsizlige her nedense yol acmiyor olmasi celiskiyi de beraberinde getirir. Kadinlarin da erkekler gibi politik ve toplumsal haklar acisindan ozgur ve esit bireyler olmasi ongoruluyorsa eger, yetenekler bakimindan zayif erkekler ile guclu erkekler nasil esit haklara sahipseler, benzer bir esitlik kadinlar ile erkekler arasinda da olmalidir (Okin, 1979: 199). Ancak tum bunlara ragmen ayrimci bakisin israrla devam ettirilmesi, sorunun sadece cinsiyet farkliliklariyla aciklanamayacagina da isaret eder. Bu devamliligi, kadin ve erkek arasinda farklilik gutme cabasinin, belli bir kesime yarar saglamakta oldugunun ve dolayisiyla avantajli konumun surdurulmesi niyetliliginin de bir gostergesi saymak gerekir.

Ahlak, Us ve Hume

Kadin ve erkek arasindaki farkliliklar us ve duygular uzerinde temellendirilirken izlenen yol, genel olarak, usun/zihnin, gercekligi oldugu gibi yansitan bir ayna islevi gordugu onkabulune dayanir. Oysa David Hume'un da belirttigi gibi "dusunme" hicbir bicimde bozulmaya ugramamis bir gorme etkinliginden degil, baskalariyla paylasilan dusunceler dizisinden dogar (Hume, 2009: 247). Dolayisiyla dusunme, asla sadece kisisel ve icgozleme dayali bir etkinlik olamaz; dusunme bastan sona kulturel ve tarihsel, yani toplumsal etmenlerce kusatilmistir. Bu durum, sorunlu bir kadin algisinin nedenlerini sozkonusu toplumsal etmenlere baglamak gerektigini imlerken, ayni zamanda, dogru bir kadin algisini olusturmak icin de yine bu etmenlerden yararlanilabilecegini de bildirmektedir. Bu amacla, geleneksel kadin algisindaki sorunun kaynaklarini incelerken ve dogru bir kadin algisinin dogasina iliskin dayanaklarin neler olabilecegini arastirirken, ozellikle cagimiz gercekleri dikkate alindiginda, Hume'un insan dogasina dair saptamalari, etkili ve gercekci bir esin kaynagi olabilir. Ancak oncelikle bu noktada dikkate alinmasi gereken, Hume'un insani anlamaya calisirken, kadin ve erkek dogasi olarak iki farkli insan dogasina basvurmamis oldugudur. Cinsel farkliliklar temelli bir insan dogasi cozumlemesine Hume'un yazilarinda pek rastlamiyoruz, ornegin Insan Dogasi Uzerine Bir Inceleme'de [A Treatise of Human Nature) sadece ahlaksal baglamda kadinlardan soz ettigini goruyoruz (Hume, 2009: 380-82). Ahlak konusunda kadin ve erkek arasinda farklar oldugunu one suren Hume, namus, sadakat ve alcakgonullulugu kadinlarin sahip olmasi gereken erdemler oldugunu belirtirken, ayni zamanda kadinlara ozgu bir ahlak tanimlamaktadir. Bunu yaparken de kadinlarla ilgili olarak, genelde elestiri, ogut ve ovgu karisimi bir tutum sergiler. Tum bunlara ragmen, bu yazida, kadin ve erkek arasindaki biyolojik temelli bir ayrimin ahlak ve genel olarak toplumsal haklar alanina evrilemeyecegi dusuncesinden yola cikiliyor olmasi nedeniyle, Hume'un ozel olarak kadinlarla ilgili olumlu/olumsuz saptamalarina, ahlaksal baglamla sinirli olmasi nedeniyle de, yasadigi donemin toplumsal ozellikleri olmasindan ote baskaca bir anlam yuklenmeyecektir.

Hume'un felsefesi, genel hatlariyla betimlemek gerekirse, insanin dusunce, duygu ve eylemlerini duzenleyen temel ilkelerinin belirlendigi, insan dogasini cozumlemeye calisan bir felsefedir. Bu turden bir cozumlemeyle onun amacladigi, insan dogasinin bilimini, insanin bilimini kurmaktir (Hume, 2009: 12-14). Boyle bir bilimin olgulara iliskin izlenimlere, deneyime dayali olmasi gerektigini ozellikle vurgular. Insan dogasina dair temel ilke ve yasalari us ile degil, insan duyarliligi ve duygular ile aciklamaya calisan Hume, ozellikle bu yonuyle cagdas feministler icin onemli bir esin kaynagi olmustur.

Hume'un metinlerinin yontembilimsel feminizm arastirmalarinda ele alinmasina, Genevieve Lloyd 1984'te yayinlanan Tfie Man of Reason: "Male" and "Female" in Western Philosophy baslikli kitabi ve Annette Baier da 1987'de yayinlanan "Hume, the Women's Moral Theorists?" baslikli makalesi ile onculuk etmislerdir. Hume'un ozellikle 'us' konusundaki goruslerini feminizm acisindan ele alan Lloyd, kitabinda, gunumuz dunyasina ait sorunlarin cozumunde, gecmis donemlere ait felsefe metinlerinin yeniden yorumlanmasiyla yontembilimsel feminizme onemli katkilar saglanabileceginin orneklerini sunmaktadir. Baier ise, Hume'u "kadinlarin filozofu" olarak tanimlarken, bir yandan da bazi cagdas feministlerin Hume'u olumsuz bir yonde degerlendirmelerinin nedenlerini sorgular. Bu olumsuz bakisin temel gerekcesinin, Hume'un metinlerinde kadinlarin zayif ve dogmatik oldugu iddiasini iceren ifadeleri oldugunun altini cizer. Oysa Baier'in da belirttigi gibi, Hume'un sozkonusu ifadelerinin, onun "toplumsal gercekciliginin birer yansimasi olarak gormek gerekir ve dolayisiyla, icinde yasadigi toplumdaki kadinlarin mevcut konumlarinin dillendirilmesi disinda baskaca bir anlam yuklenmesi dogru olmayacaktir (Baier, 1987: 52, 73). Hatta Baier, genel olarak felsefe tarihi icerisinde kadinlara bakislari acisindan degerlendirildiginde Hume'un son derece "zararsiz" bir filozof oldugunu, bu yonunun ozellikle Kant ile karsilastirildiginda acikca gorulebilecegini belirtir. (1) Baier, feminizm ile Hume'cu felsefe arasinda yeni ve uretken iliskiler kesfetmenin yollarini aradigi sozkonusu yazisinda, ozellikle Hume'un us konusundaki saptamalarinin onemine dikkat ceker ve bilgi kuramsal olarak da Hume'un ogretisinin cagdas feminizm icin uygun bir temel olabilecegi yonundeki dusuncelerini ayrintili ele alir.

Hume, temel ahlaksal gucun, ahlaksal olana dair yasalari saptayanin us olmadigini, aksine, bu gucun, belli kurallara gore duzenlenmis bir duygudaslik [sympathy) oldugunu one surer. Bu saviyla birlikte, hem gercek bir oze sahip oldugumuz iddiasinda olan Platoncu bir tasarimdan, hem de ahlaksal olmanin ussal olmak oldugu iddiasinda olan Kantci tasarimdan bizi kurtarabilecek bir olanak sunmaktadir. Ancak bu olanak, cagdas feminist kuramcilarin yaptigi gibi sadece Hume'un yetkin bir ahlak kurami olustururken usa bictigi role basvurarak aciklanamaz; bu olanak ayni zamanda, Hume'un bilgiyi metafiziksel ve dinsel dogmalardan arindirma projesinde de gizlidir. Hume'un usa dair soyledikleri, her ne kadar kadin dogasinin daha dogru bir algisinin bilgi kuramsal temellerini dolaysiz olarak icerse de, bilginin metafiziksel dogmalardan arindirilmasi, dolayli olmasina ragmen cok daha gercekci ve dogru bir temel olusturacaktir. Anne Jaap Jacobson, Hume'u bu yonuyle ele aldigimizda bile, onun olumsuz ya da yikici bir felsefe yaptigina dair yoneltilen erken donem elestirilerin ne kadar haksiz oldugunu belirtir. Aksine, Jacobson, Hume'un felsefesinin ve onerdigi projenin "yapilandirmaci" oldugunu vurgular; ona gore Hume'un "insan bilimi" tasarimi gunumuzun bilissel bilimlerine onculuk etmistir ve bu yonuyle de feminizm icin buyuk bir potansiyel oneme sahiptir (Jacobson, 2000: 66).

Hume'un bilgiyi sadece deneyime dayali gerekcelerle temellendirme ve dogmatik unsurlardan arindirma projesinin dogru bir kadin algisi olusturmadaki onemi, kadinin caglar boyunca neden ikincil bir varlik olarak algilandiginin gerekceleri arastirildiginda daha iyi anlasilacaktir. Hume, bilginin kaynaklarini arastirirken duygulanimlara ve toplumsal olana dikkat cekerek, ayni zamanda bize bir felsefe yapma yontemi ve modeli de sunmustur. Bu model uyarinca, amac, usun egemenligine dair kusku yuklu bir inanca basvurmaksizin insan yasamini ele almanin ve insan uzerine dusunmenin bir yolunu bulmaya cabalamaktir. Cunku usun egemenligine dayali tum kuramlar, butun ahlaksal secimlerin ve genel olarak insan yasamina dair temel ilkelerin tek ve biricik kaynaginin us oldugunu savunurken, metafiziksel ve dogmatik aciklamalara basvururlar. Hume bu gorusunu, iki temel onerme ile dile getirir: Birincisi; us hicbir zaman bir eylem uretemez; ve ikinci onerme ise, us hicbir zaman bir eylem uretemedigi icin, herhangi bir tutkunun ya da duygunun tercih edilmesine de etki edemez, bu yondeki eylemleri de engelleyemez (Hume, 2009: 277). Bu yuzden, duygular ile us arasinda bir cekismeden, bir kavgadan soz ettigimizde, Hume'a gore felsefi bir temelde konusmuyoruz demektir (Hume, 2009: 278). Oysa Hume, insanin dusunce, duygu ve eylemlerini duzenleyen temel ilkelerin ancak insan duyarliligi ve duygular ile aciklanabilir oldugunu dusunur; cunku ahlaksal olana dair yasalar us araciligiyla degil, belli kurallara gore duzenlenmis bir duygudaslikla olusturulup uygulanmaktadir. Cunku ahlakla ilgili uslamlamalarin amaci eylem, yani odevin yerine getirilmesi olduguna ve tek basina us da eylem uretemeyecegine gore, tutkular ve duygular davranisin kaynagini olusturur.

Hume'cu Bilgi Kuraminin Olanaklari

Hume'un usa dair saptamalarini temel alirsak, kadinin dogasina dair mevcut algiyi/algilari doguran biyolojik farkliliklarin nasil toplumsal ayrimciliga evrilmis olabilecegini daha acik kavrayabiliriz. Bu turden bir evrilisin us temelli olmadigi, belli turde duygu ve tutkularin gucuyle ortaya ciktigini soyleyebiliriz. Ancak bizi bu noktada asil ilgilendirmesi gereken, bu duygu ve tutkularin neler oldugu degil, dogru bir kadin algisina nasil erisilebilecegi oldugundan, Hume'un onerdigi deneyimlenebilir olana dayali insan dogasini anlama cabasi bu noktada son derece onem kazanir. Cunku ancak boyle bir caba ile, temellerini Platon'un tarih disi insan tasariminda bulan ve kadin algisinin dogasinin pek cok metafiziksel unsur tarafindan belirlenmesine yol acan insanin dogasina dair ozcu bilgi savlarinin ustesinden gelinebilir.

Platoncu insan anlayisi, insanin saygi gormeyi hak eden cok ozel bir oze sahip oldugu ve bu oz itibariyle tum diger canlilardan ayrildigini savunur. Boyle bir unsura sahip olmakla varlikbilimsel olarak farkli bir kategoriye dahil edilen insanlar, ayni zamanda, birbirine karsi iyi olmalari icin yeterli bir nedene de sahip olmus olduklari savunulur. Bu tur ozcu yaklasimlarin eseri olarak insanin us sahibi hayvan bicimindeki tasarimi, onun tek yonlu ele alinmasi sonucunu da beraberinde getirir. Butun insanlarda varoldugu varsayilan bu genel ozellik, yani bu metafiziksel unsur ve dolayisiyla sahip olunan hak ya da ustunlukler, us sahibi olmakla, ussal bir gucle eylemde bulunmakla bir kosutlugu zorunlu kildigi iddia edilir. Baska bir deyisle, tum insanlarin esit oldugu, insanlarin insan olmalari dolayimiyla birtakim haklara, ornegin insan haklarina sahip oldugu gorusu, benzeri ozcu yaklasimlarin eseridir. Birtakim hak ve ustunluklerin belli turlere ya da belli topluluklara ait oldugu onculuyle hareket edilmesi, sonucta Batili insanin yuceltilmesi ne hizmet eden kural koyucu ve duygulari, tutkulari kontrol eden bir us ideali yerine, Hume'un tutkularin kolesi olan us anlayisi gercekci bir alternatif olabilir.

"Us tutkularin kolesidir ve yalnizca oyle olmasi gerekir; hicbir zaman onlara hizmet etmekten ve boyun egmekten baska bir gorev ustlenemez." (Hume, 2009: 278) diyen Hume'un bu savinin, usu ve usa dair her seyi bir tarafa atmak anlamini icermedigini bu noktada belirtmek gerekir; usun yetke alanina iliskin sozkonusu savi, daha cok, usun etkinlik alanini genisletmek olarak yorumlanmalidir. Baier'in da belirttigi gibi Hume'un aciklamalariyla us artik "dogallasan us" halini almistir. Insan bilgisinin olusumunda, ozcu yaklasimlarda oldugu gibi mutlak, degismez birtakim temeller varsaymak yerine toplumsal ve kulturel guclere dikkat ceken Hume boylelikle insanlararasi etkilesimi, yani otekinin dusuncelerinin de dikkate alinmasini gerektiren toplumsal, ahlaksal ve politik bir duzeni ongormustur. Baier'a gore Hume, boyle bir yonteme basvurarak, karsi oldugu ve zorbalik olarak degerlendirdigi durumlarin da ustesinden gelmeyi olanakli kilabilecekti; Hume, kocalarin esleri uzerindeki zorbaliklari, mutlak monarklarin uyruklarina uyguladiklari zorbaliklari ve usu gaspeden koktenci etmenlerin zorbaliklarini, bir yandan mucadele edilmesi gereken olumsuzluklar olarak degerlendirirken, ote yandan da tum bunlarin birbiri ile ilintili oldugunu belirtir. (Baier, 1985: 21-36)

Hume'un usun dogallasma surecinde ozcu kuramlarin belirlenimciligine yonelik elestirisi, ahlak kuramlari icin temel olacak bir varlikbilim onerisini de icinde barindirir. Ahlakin varlikbilimsel olarak soyut, mutlak ve degismez bazi ozlerden dogdugu ve bu ozler olmaksizin insanin bir kisi ya da birey sayilamayacagi iddiasinda olan kuramlari kokten reddeder. Hume, dogayi tanimlarken doganin "olusum" ve "degisim" iceren olgusalligina ve islevselligine basvurmus ve bu ozelliklerin hem ahlak kurami hem de bilgi kurami icin temel alinmasi gerektigine dikkat cekmistir. Usu da benzer bicimde ele alan Hume, "dogallasan us" betimlemesini hakli kilarcasina, usun da dogadaki gibi olusum ve degisim kavramlariyla ele alinmasi gerektigini vurgulamistir. Degismez ozlerle birlikte varsayilan mutlak anlamlari reddeden Hume, insan dogasinin degisebilirligini ve insanin kendisi tarafindan da degistirebilir oldugunu savunur. Bu turden bir degisimi olanakli kilan uc etmenden sozeder; bunlar, ahlak duygusu ya da ahlak dusuncesi, aklin kendine dair duzeltmeleri ve insanlararasi etkilesim.

Incelemede ahlaka dair bir hakikat, mutlak, tek ve biricik bir dogruluk oldugu yonunde herhangi bir bilgi, aciklama ya da arayis yoktur; bilakis bu turden aciklamalarin siklikla elestirisine rastliyoruz. Baier'in da belirttigi gibi Hume'un bu yaklasimi, onun ahlaka dair kuskucu bir tavir sergiledigini gostermez. Baier, ahlaka dair Hume'un izlegini daha cok "yeniden yapilandirmaci" olarak tanimlar. Dolayisiyla, Hume'cu felsefe uyarinca burada oncelikle yapilmasi gereken, bir ture ait olmanin dogal bir sonucu olarak ortaya konan ozcu kuramlar ve bu kuramlarin bicimlendirdigi ussal hayvan olarak insan tasarimlari yerine, insanin uyum yetenegine sahip oldugu ve dolayisiyla kendini degistirebilen bir hayvan oldugu anlayisini gelistirmektir. Ancak bu yolla, ozellikle bir ture ait olmanin, belli ustunlukler, haklar ya da ayricaliklara da sahip olmak anlamina geldigi ve tum bunlarin da sozkonusu ture ait olanlarin dogasinda varolan genel bir ozellikten kaynaklandigi bicimindeki ozcu aciklama modellerine karsi alternatifler gelistirmek olanagina sahip olabiliriz.

Hume, ahlak konusunu ele alirken mutlak bir hakikat arayisiyla yola cikmamis olmasina ragmen, yine de, arastirmasi ahlaksal eylemlerimizin cozumlenebilir bir dogasi oldugu varsayimini yok saymaz. Hume'a gore us, ahlaksal eylemlerimizin nedeni olamayacagi gibi, din de ahlak ilkelerinin belirleyicisi olamaz/olmamalidir. Din ile ahlak arasindaki iliskide ahlakin ozerk bir konumu olabilecegini dusunen Hume, sozkonusu bu iliskinin zorunlu degil, daha cok kurgusal, yani yapay bir dogasi oldugunun altini cizer. Baska bir deyisle, Tanri ve oteki dunya, ahlakli bir yasamin olabilmesi icin zorunlu temeller degildir. Bu elestiri, dinin kaynaklik etmedigi, toplumsal uzlasi temelli bir ahlakin olanakliligina isaret etmektedir. Burada onemli olan, kadinin toplumdaki konumunu sinirlayan ve kadin ile erkek arasindaki esitsizligi doguran araclarin dinden nasil beslendigi ile ilgilidir.

Dogru Kadin Neligi

Bir yandan, az gelismisligin de bir gostergesi sayilabilecek bicimde kamusal alanda kadinin rolu olabildigince sinirlandirilirken, ote yandan ozel alanda, yani kadinlar icin varsayilan tek ozel alan olan ailede sinirsiz bir ahlaksal hassasiyet gelistirilmis ve yerine getirdiginde odulu obur dunyaya ertelenmis sinirsiz sorumluluklar yuklenmistir. Bu celisik durumun surdurulmesinde, hem kamusal hem de ozel alanda erkek ile kadin arasindaki esitsizligin haklilandirilmasinda, dinin arac olarak kullanilmasi onemli bir etken olagelmistir. Ozellikle kadinin toplumdaki rolunun belirlenmesinde, kadinlara ozel kisitlayici ahlak ilkelerinin saptanmasinda din biricik kaynak gibi gosterilse de, gunluk yasamda mevcut kadin algisinin kadinlar icin dogurdugu olumsuzluklarin, Hume'un genel olarak gundelik yasamdaki tum benzeri uygulamalar icin belirttigi gibi, dinin kendisinden daha cok uygulamalarinin yol actigini gozlemleyebiliriz (Hume, 1995: 58). Kimi dinsel ogretilerin icerdigi ahlaka dair goruslerin kadinlar icin ideal bir toplumsal yasamin kurulmasinda yararli olabilecegi kabul edilse bile, dogum kontrolunun ve kurtajin dini gerekcelerle yasaklanmasi, yine ayni turden gerekcelerle kadinin ev disinda calismasinin kocanin iznine bagli kilinmasi ve bosanmaya izin verilmemesi ya da bosanmanin kadin istegiyle degil, ancak erkek isterse gerceklesebilmesi gibi dinsel dusunusun eseri uygulamalar, kadinlarin aleyhine olan uygulamalardir. Daha da onemlisi, dinsel gorusler temelinde gelistirilen birtakim hassasiyetlerin hukuk sistemi icerisinde kendine bir sekilde yer edinmesidir. Herhangi bir din ogretisinin ahlakla ilgili goruslerini ve ilkelerini dikkate alan, benimseyen bir adalet anlayisi ve hukuk sisteminin varligi, kamusal anlamda kadinlar ile erkekler arasinda haklar acisindan esitligin saglanmasini olanaksiz kilmaktadir.

Hume, hem ahlaksal hem de politik yukumluluklerin temelini olusturan adalet anlayisinin, dusuncenin herhangi bir izleniminden degil, insan geleneklerinin yapay urunleri olan izlenimlerden dogdugunu belirtir (Hume, 2009: 332). Ancak dikkat cektigi diger nokta da, dine dayali bir ahlak dizgesinde ve bu dizge uyarinca bicimlenmis bir toplumsal yasantida karsilasilan ahlaksal ilke ve kurallarin turetimini kavrayabilmenin oldukca guc oldugudur. Olgulara iliskin turde bir uslamlama ile baslayip o/andan [dir/degildir), olmasi gerekenin cikarildigi yeni dogrulamalara ve yeni iliskilere gecilmesi Hume icin aciklanamaz bir durumdur (Hume, 2009: 316). Diger yandan bu gecis bize sunu da gosterecektir; erdem ile erdemsizlik, iyi ile kotu, dogru eylem ile yanlis eylem ayrimlari salt nesnelerin iliskilerine dayanmamaktadir ve dolayisiyla us bu ayrimlari algilayamaz. Ahlaksal onermeler olusturulurken us tarafindan kavranamaz nitelikte bir nedensellige basvurmak, Hume'a gore "yanlis felsefe" yapmak demektir. Bu tur dusunuslerin yarattigi dogmalarin, ahlaksal eylemlerimizin olculdugu ilkeler haline donusturulmesi ise kabul edilemezdir. Hume, dogru felsefenin urunu bir ahlakin duygudaslik uzerinde temellendirilmesi gerektigini soylerken de, bu duygudasligin toplumsal yarar gozetilerek olusturulabilecegini vurgular. Gunumuz toplumsal yasayista da bu turden bir yarar gozetilmesine ragmen, yararin ne oldugu ve kim icin oldugu sorularina kadinlar lehine tatmin edici bir cevap vermek, en azindan dinsel ilkelerin bicimlendirdigi toplumlarda pek olasi gorunmuyor.

Cinsiyet farkliliklarini onemsiz goren bir kamusal yasam beklentisinin olanakliligi dusunuldugunde ise, bu olanaklilik icerisinde dinin islevi, yetenekler ve ussallik bakimlarindan ustun olduklari varsayilan erkeklerin egemenliklerinin surmesine hizmet etmek ve yine erkek zihninin urunu ahlak ilkeleri ve bu ilkeler uyarinca bir adalet anlayisi uretmekten oteye gidememektedir. Hume'un bize onerdigi dusunme yontemini izledigimizde, ahlaksal secimlerin, tarihsel baglamli, yani kultur kosullanimli olgulardan baska ya da ote hicbir unsura dayanmadigi sonucunu cikarabiliriz. Dolayisiyla aralarindaki biyolojik farkliliktan yola cikarak kadin ile erkegin ayri turler oldugu sonucunun cikarilmasiyla birlikte, bu farkliliktan toplumsal ayrimciliga varan bir farkliligin da turetilmesi, cogu zaman metafiziksel ve/veya kulturel unsurlar araciligiyla ve ozcu yaklasimlarla gerceklesmis ve guclendirilmistir. Temelleri askin unsurlardan kaynaklanan toplumsal ayrimciliga ve kadinin ozu itibariyle usun yetkesinde olmayan bir varlik olarak tanimlanmasina karsi bir dizge olusturmada, Hume'un izlenimleri temel alan, dogmalardan arindirilmis bilgi kurami uygun bir temel olusturacaktir. Yani Hume'cu bilgi kurami, biyolojik farkliliktan toplumsal bir ayrilik ve ahlaksal odevler bakimindan da bir farklilik turetmenin, dinsel ya da genel olarak metafizik bir temele dayandirmadan olanaksiz oldugunu acikca gostermektedir; boyle bir turetimi olanakli kilan ise, "dogru felsefe" degil, tam da Hume'un "yanlis felsefe" olarak tanimladigi dusunuse karsilik gelmektedir (Hume, 2009: 312-15). Kadinin toplum ve ahlak ilkeleri karsisinda erkek ile esit haklara sahip olmasini olanakli kilacak bir algi, turler arasindaki ayrismanin farkliliklarla olanakli olabilmesine ragmen, ayni mantigin toplumsal alana tasinamayacagini ve toplumsal alanda farliliklar uzerine degil, benzerlikler uzerine kurulu bir yaklasimin gelistirilmesi gerektigi onsaviyla olusturulmalidir.

Oteden beri ahlaki temellendiren ortak insani ozun us oldugunu savunan gorus, ahlaksal secimlerin, tarihsel birer olgu olarak kultur kosullanimli bicimlendigine yonelik yaklasimimizi elbette benimsemeyecektir. Bunun nedenlerinden biri de sahip olduklarini iddia ettikleri, tum insanlarin esit oldugu idesine dayali insan haklan kulturunun, ahlaksal bakimdan digerlerinden daha ustun oldugu gorusuyle bagdasmaz bulmalaridir. Insan haklari kulturune sahip olmanin, ussal ve dolayisiyla bilgi sahibi olmakla ozdeslestirildigi bu anlayisin bir sonucu da, insan haklari kulturune sahip olmayanlarin ussal ve bilgi sahibi olmayanlar olarak saptanmasidir. Insan haklari kulturunun varliginin ayni zamanda ahlaksal bir ustunluk getirdigi, en azindan gundelik yasamdaki uygulamalar dikkate alindiginda her ne kadar yadsinamazsa da bu durum, genel bir insan dogasinin bu anlamda gercekten varoldugunu gostermeye yetmez. Ahlaksal ustunlukten, us ve bilgi bakimindan bir ustunlugu turetemeyecegimize gore; kadinlar ile erkekler, beyazlar ile zenciler, inanclilar ile inancsizlar, Hiristiyanlar ile Muslumanlar, homoseksueller ile heteroseksueller arasindaki farkliliklarin aslinda hicbir onem tasimadigi gorusunu de, sirf insan olmaktan dolayi saygi ve iyilik gormenin tum insanlarin dogal hakki oldugu savindan cikaramayiz. Insan haklari konusunda oldugu gibi, bir turun ya da bir kulturun ustunlugunu kanitlamak icin deneyimlenebilir olanin, yani tarihsel ve kulturel bakimdan askin bir seylere basvurmaksizin, insan haklari kulturunu daha etkili kilacak yollar aranmalidir. Hume'un onerdigi duygudaslik, boyle bir bilincin olusturulup yayginlastirilmasi icin onemli bir olanak sunar.

Sonuc

Hume'un dunyasi, birbirinden karsilikli olarak ayrilmis tek tek insanlardan olusan bir dunya degil, ama, insanlarin birbiri ile degisen duzeylerdeki karsilikli iliskilerini iceren gundelik yasanti dunyasidir. Boyle bir dunyada, duygudaslik temelinde kurulan iletisim, tutkularin dogusunda kuskusuz onemli bir etkendir:

Insan dogasinin hicbir niteligi, hem kendi hem de sonuclan acisindan, baskalarinin duygusunu paylasma ve onlarin egilim ve hislerini, bizimkilerden ne denli farkli ya da hatta bizimkilere karsit olsalar bile, iletisim yoluyla kazanma yatkinligindan daha carpici degildir (Hume, 2009: 217).

Hume bu anlayisini gelistirirken, insanlar arasindaki icten baglarin varligina dikkat cekerek, tutku ve heyecanlarin amaclarinin bulasici oldugu saptamasindan yola cikar. Bu asamada yapilmasi gerekenin, kadin ve erkek arasindaki toplumsal ayrimciligi besleyen dogmatik unsurlari saptamak ve bunlardan arindirilmis bir bilgi kurami olusturmak oldugunu soyleyebiliriz. Ancak, boyle bir bilgi kurami ortaya koyarken de sinirsiz, sonsuz ve guclu askin bir muttefik beklentisinden vazgecilmelidir. Kadinlar ile erkekler arasinda simdiye kadar fark edilenden cok daha fazla benzerlikler oldugunun duygudaslik araciligiyla benimsenmesi saglanmalidir. Cinsiyet farkliliklarini dikkate almayan bir toplumsal yasama iliskin duzenlemelerin olanakli oldugu ve bunun da duygudaslik ile gerceklestirilebilecegi dusuncesini, Hume'un insanlararasi iliskilerin dogasina yonelik su saptamalarindan cikarabiliriz:

Genel olarak belirtebiliriz ki, insanlarin zihinleri birbirlerine tuttuklari aynadir, yalnizca birbirlerinin heyecanlarini yansittiklari icin degil, ayni zamanda tutkularin, hislerin ve goruslerin o isinlan sik sik aksettirebildikleri ve duyumsanamayan dereceler yoluyla sonup gidebildikleri icin de (Hume, 2009: 247).

Hume'un insan zihninin toplumsal kosullanimli yapilanmasina iliskin saptamalari, onun dogalciliginin bir gostergesi olmasi yanisira, dogmatik kaynaklardan beslenen toplum tasarimlarina da onemli bir alternatif yaklasimi temsil etmektedir. Feminist kuramlarin gelistirilmesinde Hume'un butunuyle askin unsurlardan, dogmalardan arindirilmis bilgi kuramiyla yola cikmak, toplumsal ve kamusal alanda cinsiyet farklarini dikkate almayan, haklar bakimindan da esitlikci bir zemin olusturulmasinda etkili bir adim olabilir. Sonucta, tarih disi sinirsiz bir guc ya da gucler tarafindan bize yuklenen mutlak ahlaksal yukumlulukler gibi yanilgilardan kurtulmak, oncelikle dogru bir kadin algisi temelinde, farkliliklarin degil benzerliklerin dikkate alindigi toplum kuramlarinin gelistirilmesini olanakli kilabilecektir.

Kaynakca

Baier A. (1985). Hume: the Reflective Woman's Epistemologists. Icinde, Baier A., Postures of the Mind: Essays on Mind and Morals. Minneapolis: University of Minnesota Press: 19-38.

Kittay E. F. & Meyers D. (1987). Hume, the Women's Moral Theorists? Icinde, Kittay E. F. & Meyers D., Women and Moral Theory. Totowa, NJ: Rowman & Littlefield: 37-55.

Friedman M. (1987). Beyond Caring: The De-moralization of Gender. Canadian Journal of Philosophy 13: 87-110.

Hume D. (1995). Din Ustune. (Cev.: Mete Tuncay) Ankara: Imge Kitapevi Yayinlari

Hume D. (2009). Insan Dogasi Uzerine Bir Inceleme. (Cev.: Ergun Baylan) Ankara: BilgeSu Yayinlari.

Jacobson A. J. (2000). Reconceptualizing Reasoning and Writing the

Philosophical Canon: The Case of David Hume. Icinde, Jacobson A. J. (Ed.), Feminist Interpretations of Hume. University Park: Pennsylvania State University Press: PA.

Lloyd G. (2000). Hume on the Passion for Truth. Icinde, Jacobson A. J. (Ed.), Feminist Interpretations of Hume. University Park, PA: Pennsylvania State University Press: 39-59.

Lloyd G. (1993). The Man of Reason: "Male" and "Female" in Western Philosophy. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Okin S. (1979). Women in Western Political Thought. Princeton: Princeton University Press.

Rawls J. (1997). The Idea of Public Reason Revisited. University of Chicago Law Review, 64: 765-807.

Notlar

(1) Baier biraz daha ileri giderek, Hume'un usun egemenligine karsi gelistirdigi dusuncelerin aslinda kadinlarinki ile kendi yasami arasindaki bir tur kader ortakligindan kaynaklandigini ileri surmustur (Baier, 1985:21-33).

Funda Neslioglu *

Ondokuz Mayis Universitesi

* Yrd.Doc.Dr. Funda Neslioglu, Felsefe Bolumu, Fen Edebiyat Fakultesi, Ondokuz Mayis Universitesi, Samsun-Turkiye. E-posta: efunda@omu.edu.tr, neslioglu@yahoo.com.
COPYRIGHT 2011 Eastern Mediterranean University
No portion of this article can be reproduced without the express written permission from the copyright holder.
Copyright 2011 Gale, Cengage Learning. All rights reserved.

Article Details
Printer friendly Cite/link Email Feedback
Author:Neslioglu, Funda
Publication:Kadin/Woman 2000
Date:Dec 1, 2011
Words:4729
Previous Article:Notes on guest editor/Misafir editor bilgi notu.
Next Article:Womanism in Nawal El Saadawi's Daughter of Isis and Alice Walker's Anything We Love Can Be Saved/Nawal El Saadawi'nin Isis'in Kizi ve Alice Walker'...

Terms of use | Privacy policy | Copyright © 2020 Farlex, Inc. | Feedback | For webmasters